Geçen hafta Contemporary İstanbul'da, 15 santime 15 santim bir tuval üzerinde sadece bej mi gri mi anlamadığım bir boya olan sanat eserinin önünde dururken tüccar Frederic Tudor'un getirdiği 'buz'lara boş gözlerle bakan Martinikliler gibi hissettim! Tıpkı buzu tanımayan ada halkı gibi ben de eserin karşısında 'hypocognitive' bir şekilde kalakaldım...


Tudor, 1806'da Massachusettes'ten Karayipler'deki Martinik Adası'na doğru yola çıkarken zengin olma hayalleri kuruyordu. Gemisinin ambarını, donmuş nehirden topladığı buzlarla, doldurmuştu ve bunu sıcaktan yanıp kavrulan tropik ada halkına satıp paraya para demeyecekti.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı!

Hayatları boyunca buz görmemiş, soğuk bir şey içmemiş, dondurmanın ne olduğunu bilmeyen Martinikliler'in gözünde Tudor'ın 'malları' hiçbir şey ifade etmiyordu.

'Dahi' tüccarın zenginlik hayalleri Karayip güneşinin altında, tıpkı ambarındaki buzlar gibi, eriyip gitti.




HYPOCOGNITIVE MİSİNİZ?




“İnsanın kaderi çoğu zaman bildiklerine değil bilmediklerine dayanır” diyor Kaidi Wu: “Çoğu zaman hayatın sonuçları 'hypocognition'la belirlenir...”

Antropolojist Robert Levy'nin ortaya attığı 'hypocognition' terimi 'bir nesne, kategori veya fikir için dilsel ya da bilişsel temsil eksikliği' demekmiş.

Buzla ilgili en küçük bir fikirleri olmayan Martinikliler gibi benim de üzerinde, gri mi bej mi olduğunu bile anlamadığım, boyadan başka bir şey olmayan tuvaldeki sanatla ilgili hiçbir dilsel ve bilişsel fikrim yoktu...

Frederic Tudor'un gemisindeki buzlar karşısında 'hypocognitive' olan Martinikliler'den 212 yıl sonra, geçen hafta Contemporary İstanbul'u gezen 74 bin kişinin 70 bininin sergilenen eserler karşısında 'hypocognitive' olduğunu düşünüyorum...




BİLMEK DEĞİL OLMAK YETİYOR




Contemporary İstanbul'da sergilenen eserlerin önünde selfie çektirmek için harcadığı zamanı eseri anlamaya harcamayan insanlarla ilgili bir grup arkadaşla çevirdiğimiz geyik konular arasında seke seke gezdikten sonra kitleler halinde izlenen dizilerin, okunan kitapların önünde durdu!

'Bir yerde olmanın, bir şeyi izlemenin, okumanın' farketmekten, anlamaktan, bilmekten daha önemli olduğu bir dönemdeyiz sanki...

Hepimiz 1806'da buz karşısında duran Martinikliler gibiyiz.

Onlardan farkımız 'buz'un ne olduğunu bilmesek de onun karşısında durmak yetiyor bize...

Contemporary İstanbul'da 'olmak', Maniac'ı 'izlemek', Tutunamayanlar'ı 'okumak' değil derdimiz; herkes bunlardan bahsediyor ben de 'katara' katılayım dışarıda kalmayayım paniğindeyiz...

'Dilsel ya da bilişsel' bir fikir sahibi olma ihtiyacında da değiliz. Orada 'görünmek' yetiyor da artıyor bize...




SİZ DE 'TSUNDOKU'SUNUZ!




Bir arkadaşım Japonca bir kelimeden bahsetti: Tsundoku!

'Sürekli kitap alıp hiç okumama sanatı' gibi bir anlamı varmış...

Londra Üniversitesi'nde modern dönem öncesi Japonca dersleri veren Prof. Andrew Gerstle, 'tsundoku' kelimesinin sanıldığından da eski olduğunu söylüyor. İlk olarak 1879'da bir sürü kitabı olan ama onları hiç okumayan bir öğretmenden bahseden bir metinde geçiyormuş.

Reddit'te 'tsundoku' başlığı altında tartışanlar 'herkes aldığı için bir kitabı alıp asla okumayanlar'ın çokluğuna vurgu yapıp “Tsundoku İngilizce sözlüğe de alınsın” diyorlar.

Hatta, “İzledim” denilip de izlenmeyen filmler, diziler için de kullanılsın diyenler var. İşi abartanlar ise alınıp da asla giyilmeyen kıyafetleri de bu kelimeyle açıklamayı teklif ediyor.

Geçen hafta bir tuvalin önünde hayatında buz görmemiş bir Martinikli gibi 'hypocognitive' bir şekilde 5 dakika durduktan sonra bol bol selfie çektiğim Contemporary İstanbul'dan çıkıp eve döndüm ve satın aldığım ama daha kapağını açmadığım onlarca kitaba bakıp içimden üç kere 'tsundoku' dedim!

İçinde bulunduğum durumu anlatacak dilsel ve bilişsel bir temsil eksikliği içindeyim sadece kendim için de değil bu dünya için hem de...

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR