-->
HT KULÜP
HABER HATTI
HT KULÜP YAZARLARI
'Roma'nın hatırlattıkları 18 Aralık 2018 Salı, 11:59:06

Kendi çocukluğumla ilgili ne hatırlıyorum? Böyle düşününce neredeyse hiçbir şey diyebilirim.

Beni bugünkü ben yapan onca küçük detayla ilgili kafamın içindeki kütüphaneyi karıştırdığımda elime aldığım bütün kitapların sayfaları boş çıkıyor.

Bazen korkuyorum bundan! “Ulan ben hiç yaşamadım mı acaba?” diye kendi kendimle konuşuyorum. Her sabah aynaya baktığımda sanki o dakika var olmuşum gibi hissediyorum. Dünüm yok!

Fernando Pessoa’nın dediği gibi ‘olaysız bir yaşam öyküsü, hayatsız bir hikaye’ olarak yüzyıllar öncesinden bana el sallıyor çocukluğum!

Alfonso Cuaron gibi sanatçıların kendi çocukluklarını kazıp ‘Roma’ gibi büyülü hikayeler çıkarmasını çok kıskanıyorum.

Ama işte o, 'elini attığı her anısında' bir inci bulurken, ben burada çocukluğumun kıyısında, elimde boş istiridye kabuklarıyla bir başıma oturuyorum...

“Benim anılarıma dayanan, aile, şehir ve en çok da insanlık hakkında kişisel bir film...” dediği Roma’nın ‘anılarımızla bir bağ kurmamıza aracı olmasını isteyen’ Alfonso Cuaron, ‘myromamovie.com’ sitesinde herkesi ‘hatırlamaya ve hatırladıklarını anlatıp insanlarla paylaşmaya’ çağırıyor...

BENİM 'ROMA'M ANTEP!

Roma’yı izlerken ben, 1970’lerin ortasına Antep’e, artık benim olmayan çocukluğuma gittim ve hatırladım...

Benim ‘Roma’m, Antep’te Hoşgör Mahallesi’nde şimdi adını bile hatırlamadığım dar bir sokakla, bahçesinde kayısı ve dut ağaçları olan iki odalı tek katlı bir ev...

Sokağın başında elinde çikolatayla kollarını bana açan babama doğru koşarken yerdeki taşa takılıp yüzü koyun yere kapaklanmam, kanlar içinde hastaneye gidişimiz ardından çenemin altına atılan dikişle ilgili tüm bildiklerim annemin anlattıkları ve 40 yıldır benimle her yere gelen belli belirsiz yara izi...

Evin ‘hayat’ındaki ağaçların altında (Antep’te bahçeye ‘hayat’ deniyordu benim çocukluğumda hala diyorlar mı acaba?) kardeşimle koşuşturmalarımız. Yazın damlarda kurutulmak için iplere asılan patlıcanlar, biberler ve bir de güneş altındaki sinilerde kıpkırmızı yatan salçalar...

Fırından alınan tırnaklı pideye sürülen ve üzerine serpilen kuru naneyle dünyanın gelmiş geçmiş en lezzetli atıştırmalığı ‘salçalı ekmek!’

Hemen karşımızdaki evde yaşayan dedemlerin damında akşamları yan taraftaki yazlık sinemada uykulu gözlerle izlediğim ‘Kılıç Arslan’, Malkoçoğlu filmleri...

Ve Alfonso Cuaron’un çağrısıyla çocukluğumun tavan arasında çıktığım yolculukta, tozlu bir sandıkta göz göze geldiğim, hayatımda gördüğüm ilk ceset!

BİR ADET ZEYNİTLİ BÖREK

Bizim bir sokak arkamızdaki bakkalın yanındaki evin önünde tepe lambaları yanıp sönen polis arabaları, bir sürü meraklı gözden oluşan bir kalabalık.

Memleketin sağ sol diye bölündüğü benim daha sağımı solumu bilmediğim yıllar.

Annem, polislerin kapısında beklediği evin bahçesini tepeden gören komşumuza oturmaya gitmiş. Sokaktaki harala güreleye kayıtsız kalamamışlar; annem de komşu teyze de pencerede.

Bacak kadar boyumla kafamı uzatıyorum annemin kolunun altında...

Annem kafama bastırıp gerisin geri içeri sokana kadar bahçede polislerin başında durduğu yerde üzeri çıplak yatan adamı görüyorum.

Annem beni pencereden uzaklaştırıp, perdeyi çekiyor.

Şimdi buradan geriye dönüp o güne baktığımda hatırladığım bahçedeki cesedin yüzünü değil o evde çayla yediğim yeşil zeytinli börek!

KEŞKE PESSOA DA İZLEYEBİLSEYDİ

‘Roma’ bana 70’lerin ikinci yarısında Antep’te Hoşgör Mahallesi’ndeki evimizin ‘hayat’ında annemlerle halı yıkatırken myromamovie.com’a yazan ABD’den Peter’ı annesinin öldüğü ana götürmüş...

Japonya’dan Nakamura ailesiyle yaptıkları uzun seyahatlerin kendisine Tokyo’nun dışında da bir dünya olduğunu öğrettiğini hatırlamış.

Brezilya’dan Gustavo Roma’nın kendisine çocukluğundaki evlerinin fayanslarının desenlerini hatırlattığını söylüyor.

Tayvan’da Zhang yere boylu boyunca uzanıp hiç de önemi olmayan şeyler mırıldanarak gökyüzünü izlemenin kendisini nasıl iyi hissettirdiğini yazmış...

Fernando Pessoa, “İnsan (kendi hayatıyla ilgili) ilginç ya da yararlı ne anlatabilir?” diye soruyor: “Başımıza gelmiş olan şeyler, ya herkesin başına gelmiştir ya da yalnızca bizim başımıza gelmiştir; ilk durumda bayatlamıştır ikinci durumda ise bizden başkası anlayamaz onları.”

Alfonso Cuaron, Roma’yla Pessoa’nın yukarıdaki sözlerini tekzip etmiş...

Çocukluğunun geçtiği Roma mahallesindeki bando takımından sokak satıcılarına, tırabzandan kayan kardeşinden bütün aile televizyonda izleyip ağız dolusu güldükleri sit-com’lara, kendileri küçük kovalarla yanan ağaçları söndürürken sarhoş kafayla şarkılar söyleyen akrabasından babasının ‘itinayla’ sürdüğü arabasına kadar her şeyi o kadar büyülü anlatmış ki aslında onun ‘anılarını’ izlerken siz kendi hatıralarınız arasında dolaşıyorsunuz.

Yazılarıyla ilgili “Hissettiklerimle manzaralar çiziyorum” diyen Pessoa keşke Roma’yı izlese ve Cuaron’un ‘hatırladıklarıyla’ anlattığı destansı ‘hayatı’ görebilseydi.

BU MUHTEŞEM FİLMİ KAÇIRMAYIN

Marcus Aurelius ‘Düşünceler’ kitabında “Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici.

Hem anılar hem de onun nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın.

Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın...” diyor.

Alfonso Cuaron, Roma’da günübirlik hayatlarımızda, aslında hiç kimseyi ilgilendirmeyen, büyük trajedileri ve destansı kahramanlıkları o kadar güzel anlatıyor ki sadece bu yılın değil belki de sinema tarihinin en unutulmaz filmlerinden birine imza atıyor...

Her şeyi unutacağımız her şeyin de bizi unutacağı günler eninden sonunda gelecek; bundan kaçışımız yok! Ama o güne kadar kendinize bir iyilik yapın ‘hatırlamak’ için Cuaron’un muhteşem filmi Roma’yı izleyin...

 

Yazarın diğer yazıları