HT KULÜP

'Hayatım pembe dizi değil'

Enerjik, yerinde duramayan, hayata bağlılığıyla sizi büyüleyen bir kadın o. Ben ona "İş dünyasının kahkahası" diyorum. Öylesine pozitif, öylesine kendine güvenen, hayata karşı duruşu, tavrı, bakış açısı son derece net olan insanlardan... Leyla Alaton, İshak Alaton gibi yaratıcı ve müteşebbis bir ismin kızı olmanın ne anlama geldiğini, iş dünyasında kadın olmanın zorluklarını, kadın hakları konusundaki çalışmalarını, aktivist kimliğini anlattı. Ortaya neşeli, dobra, renkli bir Pazartesi Sohbeti çıktı, tıpkı Leyla gibi.

Röportaj: Balçiçek İlter

- “Leyla ismi kolay bir isim değil” diyorsun hep. Neden?

İsmi Leyla olan çocuklara rastlayınca “Yandınız’’ diyorum ailesine, “Yandınız siz!’’. Çünkü bence isimler hayatta çok önemli, tam bir yük aslında, iyisiyle kötüsüyle... İsmiyle beraber yürüyor sanki insan. İsmine göre bir yaşam seçiyor. Tanıdığım bütün Leylalar mücadeleci, Leyla Umar, Leyla Halid, Leyla Gencer... Kendi çapında, kendi sektöründe o kadar çok savaşçı Leyla var ki ben de onlardan biriyim. Bunların hepsi dirençle var olmak için, diğer kadınlara rol model olmak için uğraşmış kadınlar. O yüzden Leyla ismi benim için büyük bir sorumluluktur.



- Senin ismin nereden geliyor peki?

Babaannemin adı. Güçlü bir kadındı. 4 çocuk büyütmüş. Leyla, çok güzel ve global bir isim. Herkesin kolaylıkla anladığı ve telaffuz ettiği. Tabii bir de Eric Clapton’un ‘Layla’ şarkısı tanınmamızı sağladı. Bana dünyada hep kredi verildi bu yüzden, artı 10 başladım ismimle.

- Düşündüğünü söyleyen, lafını hiç sakınmayan bir kadınsın. Hep böyle miydin?

Hiç unutmuyorum, rahmetli Fuat Süren bir gün bir davette beni karşılarken, “Hoşgeldin agresif kadın’’ dedi. Oysa ben 25 senedir ortalıktayım ve doğru bildiğimi konuşuyorum. “Fuat Bey, agresif değil assertive kadın” diye cevap verdim. Arada büyük fark var. Agresif ısıran, acıtan, saldıran demek. Assertive ise  karşısındakine saygısını yitirmeden düşündüğünü söyleyen anlamına geliyor. Erkekler kadınlara “Agresif” diyerek bizi bir suçluluk duygusuna sokmaya çalışıyorlar. Yersen tabii... Ben yemeyecek yaştayım artık, onun mutluluğunu ve huzurunu yaşıyorum. Bana artık kimse “Agresifsin, sertsin” diyemez, dedirtmem. O baskıları, mobbingleri çok yaşadım.

- Sen Leyla Alaton’sun, ne baskısı, ne mobbingi?

Gel bir de bana sor. Tam tersi. Hangimiz yaşamadık, hâlâ da yaşıyoruz. Farkındalık var tabii artık. Bir zamanlar bu durumlar çok daha natürel falan kabul edilirdi. Normalmiş gibi yutturuyorlardı bize. Biz kendimizi şartlamışız daha alttan almaya, daha yumuşak davranmaya, daha ikinci planda kalmaya... Bize ayrılan bölgede kalırsak, rahat edeceğimizi zannetmişiz. Halbuki hiçbir yer rahat değil. Aksine, o konforlu bölgeden çıktığın zaman mucizeler olabiliyor ancak. “Ben burada rahatım’’ dediği noktada aslında kadının başına kötü şeyler gelebiliyor. O kadar ters tepebiliyor o tavır.

- Soyadın Alaton olsa bile mi?

Evet. Hatta daha fazla. Çok zordur iş hayatı. İnsanları idare etmek, mutlu etmek. Hele patron çocuğu olmak çok daha zor. Kimse bunu bilmez. Gençsen seni ezme alanıdır orası, ezerler. Profesyoneller çok severler patron çocuklarıyla oynamayı. Düşünsene, patron sana çocuğunu emanet etmiş. Sen de onu paspas et kendine.

- Hele bir de kadınsan?

Of of of of... Hiçbir profesyoneli kötülemiyorum, yanlış anlama. Ama patron çocuğu olanın kendi şirketinde değil, başka şirketlerde çalışması gerekir. Zaten eski gelenekler yok. Çocuğun artık senin işini yapacak diye bir şey yok. Bu alaturka bir düşünce... Belki sanatçı olacak! Kaldı ki senin kadar o işe âşık olmayabilir, becerikli olmayabilir.

- Ya sen?

Ben de konforlu bölgeyi seçtim önce. Amerika’da kalıp kemer satmaya devam edebilirdim ama döndüm. Desteklenmedim de, orası ayrı tabii. Hiç kimseyi suçlayamam, kendi seçimim. Bu kafam olsaydı orada şimdi neler yapardım. Özellikle patron çocuklarının bir iş kurup parayı çıkarmayı denemeleri lazım ya da batırmayı... Ama bir an evvel bunu yapmalarını tavsiye ediyorum. Babalar bir an evvel çocuklarına para versinler ki o çocuk Hanya’yı Konya’yı görsün. Ya batırsın ya çıkarsın ama dünyayı bir an evvel görsün!

- Sen ne zaman dünyayı gördün peki?

Kendi danışmanlık şirketimi kurduğumda. Biz kadınlar biraz daha tutucuyuz. Ayağımızı yorganımıza göre uzatırız. Ben de iyi bir iş yaptım, 34 yaşındaydım. Başarılı oldum ama büyütmek istemedim. O alanı tercih etmedim. Zamanında çekilmeyi bildim, gurur duyuyorum bu konuda. Hiçbir iş sana yapışmamalı. İnat, sebat, bırakamama halimiz var.
 
- Sonra eğitim işi ve Alarko’ya dönüş...

Evet. Arada evlendim, 2 çocuğum oldu. Yönetim kurulu üyesi olarak babamın işini devam ettirmek için geldim. Alvemedica da var şimdi, Alarko dışında. Babamın Türkiye’ye hediye etmek istediği teknoloji projesidir. Buradan stent ihraç edilmesi projesi onu çok heyecanlandırdı ve yaklaşık 8 yıldır devam ediyor. 88 yaşında biliyorsun. Seferberlik teknoloji üzerine Türkiye’de, 2 dolarlık çorap değil, 84 bin TL’lik stent ihraç etmek önemli.

 

- İş dünyasında kadın olmak zor... Peki ya boşanmak?

 Çok zor tabii. Boşandığını saklayan çok arkadaşım var. Halen yüzükle gezen, boşandığını   söylemeyen çok kadın var iş hayatında. Çünkü “Ben müsaitim’’ algısını vermek istemiyor ki rahat etsin. Kendini bir tür korumaya alıyor, evli gibi gözükerek. Boşanmak kendimi hiç hazırlamadığım bir travmaydı. Herkese olur ama sana olmaz diye düşünüyorsun. O da hayatın gerçeği. İlk gün yaşadığın kadar trajik değil. Kendini yaptığın seçimde başarısız hissediyorsun ama geçiyor. Allah bir kapıyı kaparsa mutlaka başka bir kapıyı açıyor. Bu, her alanda böyle. Ben hakiki Leyla’nın en iyi senelerinin boşandıktan sonra olduğunu düşünüyorum.

- Hakiki Leyla’yı sosyal medya sayesinde tanıdı insanlar...

Oysa ben hep böyleydim. İnsanlara çok yakındım, sokaktaki insandım. Ama insanlar tanınmış bir soyadın olunca, kibirli olman gerektiğini düşünüyorlar. Önyargı korkunç. Sabah saat 06.00’da Instagram’a resim koyuyorum, “Siz nasıl o saatte kalkıyorsunuz?” diye yazıyorlar. Hayvan gibi çalışıyorum ben. Öyle
bir şeyi sana yakıştırmıyor insanlar. Zengin bir babanın kızıysan, hakikaten senin gerçekten çalıştığını düşünmüyorlar. “Erken kalkmaz, çok lüks arabaya biner, bir giydiğini bir daha giymez, hiçbir problemi yoktur” algısı var. “Para problemi yoksa hiçbir problemi olamaz zaten” diyorlar, “Çocuklarla her şey müthiştir, kocası en iyisidir” falan... Pembe dizi gibi görüyorlar insanlar başkalarını hayatını. Hayatım hiç de pembe dizi değil. Hiçbirimizin değil, olamaz da zaten, eşyanın tabiatına aykırı. İniş-çıkış dolu hayat. Mühim olan onu alabilme gücünü biriktirmek. Sosyal medya gerçekten tanınmamı sağladı, çok mutluyum bu açıdan.


- Baştan başlama şansın olsaydı hangi alanlara yatırım yapardın?

Teknoloji, mutlaka! Sosyal medya, marketing... Çok daha kolay ama aynı zamanda çok daha zor bir dünyadayız. Sert ve büyük bir rekabet var. Herkes aynı bilgiye ve paraya sahip. Araştırmacı olmak ve lisan bilmek çok önemli. Fark yaratırsan fark ediliyorsun. Biz Türklerin çok büyük bir avantajı var, çok çalışkanız ve kriz yönetiminde iyiyiz. Paniğe kapılmıyoruz. Yurtdışındaki şirketler artık Türk yöneticileri tercih ediyorlar. Hakikaten çok esneğiz, B planına çok çabuk geçebiliyoruz.

- Neden sence? Yaşadığımız onca krizle, bu memleket genlerimize mi geçirmiş bunu?

Çok renkliyiz ve alternatif yaratma konusunda müthiş bir becerimiz var. Bu ülke onu mecbur kılıyor zaten. Trafikte bile alternatif yaratabiliyoruz. Hep ararız. B ve C planı yaratmak gerekliliği olan bir sürü durumla karşılaşırız. Hiçbir şey bu memlekette planladığımız gibi gitmez. Zaten hayat bu değil mi? Kul kurar, kader gülermiş. İyi ki de öyle. Sıhhat olsun, gerisi boş. Geçenlerde bir araştırma yayınlandı, CEO’ların konuşmalarını ve başarılarını ölçmüşler. “Ben’’ diyen, “Biz’’ diye konuşana göre çok ama çok geride. Bir kesim artık paranın üzerine geçmiş, daha doğrusu liderliğine inandıkları, rol model gördükleri insanlarla çalışmak istiyor. Motive oldukları kişilerle yani..

- Senin motivasyonun nedir?

Babam gibi biriyle olmak elbette benim için çok önemli. Bir de saygınlığıma çok önem veriririm. İsmimin saygın ve güvenilir olması önemli. Söylediğimin arkasında dururum. Boş hiçbir şey söylemem.

- “Erkek gibi kadın” derler bazen, aşağılayıcı olduğunu düşünmeden...

Hah, ağzımdan aldın. O cümleyi kullanmıyoruz artık, çünkü tam tersi. “Kadın gibi erkek’’ deseler daha doğru. Erkekler kadınlar kadar sözlerini yerine getirmiyor. Sence biz daha güvenilir değil miyiz?

- Biliyorsun senin gibi düşündüğümü... Ama biz feministiz...

Evet ama aynı zamanda hümanistiz, sözünün eriyiz, sağlamız, arkasında dururuz. Hep kadının ekonomik bağımsızlığını savundum. Çünkü kendi parasını kazanmak seçme hakkını veriyor kadına. Bu senin için de benim için de geçerli Balçiçek. Paramız olmasaydı, içinde mutlu olmadığımız durumdan, evliliğimizden
çıkabilir miydik? Çıkamazdık. Kendi paramızı kazanmasaydık ve nafakaya bağlı olsaydık, kaderimize razı olurduk. Ben sadece eşit haklar ve huzur açısından“Ekonomik özgürlük” diyorum. Çünkü o zaman kadın şiddete de “Hayır’’ diyebiliyor. Öte yandan kadının baktığı erkek yok mu bu memlekette? Çoook... Hiç konuşmuyoruz bunları.

- Hatta adam kazanıyormuş gibi gösterilir değil mi?

Tabii ki... Aaa çok ayıp, daha fazla maaş olur mu? Hatta kadın utanır, daha çok para kazanıyor diye... Kocası daha fazla para kazanıyormuş gibi gösteririr,doğru olmasa da... Bu, maço toplum diretmesi, biz kadınların alttan alması, dişiliği ön plana çıkarması... Biz dişi değiliz, insanız. Ama güzel haber, artık kadın uyandı. Kadınlar çok ilerledi, pes etmiyor, haklarını arıyor ve iddia ortaya koyuyorlar. Dönüşü olmayan bir yola girildi. İş dünyasında çok ilerliyor kadın. Women Cooperate Directors’tayım biliyorsun. Daha fazla kadını yönetim kurullarına, karar mercilerine koymaya çalışıyoruz, koyacağız. Erkekleri nasıl kazanırız, kadın potansiyelini kullanmaya erkekleri nasıl ikna ederiz; buna kafa yoruyoruz. Sonuçlar aslında o kadar bariz ki; ne kadar çok kadın, o kadar başarı... Siyasette de bunu göreceğiz, zamanı gelecek. Erkek de kadını anlaması gerektiğine uyandı, inan bana.

BUNLARDA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR